Bir Batum seyahati diye başlayıp Hopa hikayesine dönen yol

Bir Batum seyahati diye başlayıp Hopa hikayesine dönen yol

https://www.turizmgunlugu.com/2017/09/26/bir-batum-seyahati-diye-baslayip-hopa-hikayesine-donen-yol/

Hopa’nın mis gibi kokan yollarının arasından geçip, çayını içip, koskoca beyaz bulutlarla kaplı göklerini gördük ya! İyi ettik, iyi.

Bundan önceki yazımda Batum’u anlatırken Hopa’nın yol güzergahımızdaki yerlerden biri olduğunu tesadüfen öğrendiğimizi yazmıştım. Batum maceraları bitmezse de sonuçta gittik, gördük ve yazdık. Şimdi ise dönüş yolundaki duraklarımızdan biri olan ve bize bambaşka bir keyif yaşatan, yeşil ile mavinin birleştiği şehir Hopa’dayız. Önceden de söylediğim gibi yol arkadaşım Barış ve benim Hopa için bir beklentimiz yoktu, belki de tesadüfen yolumuza çıktığından dolayı biz böyle keyifli hissediverdik.
Batum yazısı için tıklayınız.

Mis gibi demli bir çay…

Batum’dan Hopa’ya geldik ve yeşil dağların eteğindeki gri binalar arasında bir köprü altında olan minibüs duraklarında indik. Bu duraklarda Sarp Kapı’ya gidişin dışında merkeze bağlı köylere giden minibüs durakları da bulunuyor. Tabi öncelikle -Batum’da hasret kaldığımız- mis gibi demli bir çay içmemiz lazımki yolumuza devam edelim.

                                                                  Sarp kapı ve köylere ulaşımın sağlandığı minibüs duraklarının ardından gözüken dağlar…

Erzurum’a dönüş için Hopa’da iki saatimiz var ve çok açız.

Para çevirmek için girdiğimiz dövizciye ‘pide yiyebileceğimiz en düzgün yer neresi’ diye sorduk.
-Pideyi önceden bilip ettiğimizden değilde Sarp’tan dönerken minibüste yanına oturduğumuz hoş sohbet kadının demesinden biliyoruz- Dövizci’deki genç, çay evlerinin sokağındaki ve az evvel bizimde önünden tesadüfen geçtiğimiz Aspirin Pide ve Kebap Salonunu söyledi bize. Mekana tereddütlü şekilde gittik. Hoş ne kadar övseler de damak tatları farklı ve benim etle aramın olmaması da cabası. Neyse dışarıdaki bir masaya oturup menüyü istedik ve yine emin olamayınca bize menüyü getiren heyecanlı gence soralım dedik. ‘Sen bize ne tavsiye edersin diye soramadan genco heyecanla ‘buranın adını verdiğimiz pidemiz çok meşhurdur onu deneyin, çok güzel’ dedi ve sebze, yumurta, kavurma ve tereyağından oluşan karışımı anlatmaya başladı. Öyle heyecanlıki ağzından bal damlıyor sanki bizde karnımız midemize yapışmış bayıla bayıla dinliyoruz. Tabi ben kavurma ve tereyağını duyunca bir kaldım ve ‘sen bize bir aspirin getir, beğenirsek tekrar söyleriz’ dedim. Beğenmezsek de nasılsa başka bir şey söyleriz diye başladık beklemeye.

Pidemizi beklerken ben o ara karşı duvarda dizili duran bakkalın dergilerini şaşkın şaşkın karıştırmaya başladım. Neden mi şaşkınım? Çünkü Hopa gibi bir yerde bu kadar çok dergi çeşidine ve bolluğuna bir anlam veremediğimden. Tarih, doğa, felsefe, sanat, sinema, bilim ve teknik dışında belki de aklıma gelmeyen onlarca dergi asılıydı duvarda. Neyse ki bu anlamsızlığımın cevabını kısa bir süre sonra alacağım ama o an bunun farkında değilim.

                                                          Her fırsatta adını andığımız aspirin pide…

Bu pideyi çok beğendim

Biz dergilere dalmışken pidemiz geldi bile. Görüntü ve koku on numara ama tadı nasıl acaba? Genco başımızda gözlerimizin içine bakıyor. Tepkimiz nasıl olacak diye. Demiştim ya et ile aram olmadığından dolayı etli pide ve türevleri ile de aram yok haliyle ama bu pideyi çok beğendim ve hatta şu ana kadar yediğim en lezzetli pide olduğuna karar verdim. Hem görüntü, hem koku, hem de tat olarak efsane olmuş. Genco’ya hemen ikinci postayı istediğimizi söyleyince nasıl sevindiğini görmeniz gerekirdi. Mutluluktan adeta uçarak gitti ustaya siparişi vermeye.

Yürüyüş ve basın açıklaması

İkinci siparişimizi beklerken büyük bir grubun Eğitim-Sen’den uzaklaştırılan öğretmenler için yürüyüş ve basın açıklaması yaptığını gördük. Kitle öylesine kalabalık ve organizeydi ki pankartlar, sloganlar… Tüm bunları görünce o kadar derginin sebebini anladım… Ben sesleri duyunca, oturduğumuz ara sokaktan fırlayıp caddeye bakmaya gittim ve o sıra grup bizim oturduğumuz ara sokağa girdi. Sadece alkışlarla destekledik, geçtiler ve gittiler. Daha sonradan grubun çay evlerinin olduğu meydanda basın açıklaması yapmak için toplandığını gördük.

Öğretmen Metin Lokumcu

Ve çok sonra aklıma 2011 yılında Hopa’daki bir eylemde polis tarafından sıkılan tazyikli su ve biber gazı sebebiyle kalp krizi geçirip yaşamını yitiren öğretmen Metin Lokumcu geldi ve Hopa daha da bir anlam kazandı.

“Bir sepet ekmek”

Tüm bunlar olurken biz halen ikinci pideyi bekliyoruz. O arada telefondan müzik dinlemeye başladık. Grup Abdal, Ahmet Aslan sırasıyla dinliyoruz. Gözüm gelip geçende, gelen gidende burada kaçırılmayacak öyle çok şey var ki. Karnımızı hafifçe doyurmuş olmanın ve müzik dinlemenin keyfindeyken, arkamızdaki masaya buralı olmadığı belli olan yaşlı bir amca gelip oturdu. Bir süre sonra amcanın önüne bir sulu yemek tabağı ve bir sepet ekmek koydular. Amca daha bir lokma almışken orta yaşlı iki amca daha geldi ve oturacak yer olmadığından tek oturan amcaya yanına oturabilir miyiz diye sordular. Amca büyük bir mutluluk ile diğer amcaları dört kişilik masaya davet etti ve sohbet başladı. Nerelisin, ne iş yaparsın? diye sordu Hopalı amcalardan birisi.
-Ben çobanım. Buraya mal satmaya geldim. Vanlıyım, Van’dan kendi malımı satmaya geldim dedi.

“Ekmek alıp yemeğin suyuna banın”

Bu arada Kurban Bayramı’na 2-3 gün var ve amca da bizim yollarda gördüğümüz hayvan pazarlarından birine gelmişti muhtemelen. Neyse amcalar aralarında sohbet etmeye başladılar. Ve çoban amca -benim gözüm ve kulağım arka masada- diğer amcaları ısrarla tabağa davet ediyor. Yani “Ne olur ekmek alıp yemeğin suyuna banın hele, banın banın açsınızdır siz de. Aç mısınız? Yemeğiniz gelene kadar tutsun sizi iki lokma” diye. Ama bu söyleyiş öyle yüzeysel bir söyleyiş değil. Gerçekten önündeki tabağı masasına gelen misafirlerle paylaşma isteğiyle dolu bir ses tonu ile söylenen içten bir söyleyiş. Yahu orada içim eridi, bittim resmen. Bu nasıl bir insanlıktır, nasıl bir içten söyleyiştir, anlatamam. Neredeyse masa başında hüngür hüngür ağlayacağım. Belki amca yeni yemek ısmarlayamıyor ama masadaki koca iki adamı ısrarla kendi tabağına davet ediyor. Hepi topu bir tabak yemek ve “hele banın ekmeğinizi yemeğin suyuna” diyen bir ses.

“Ben dayanamam hüngür hüngür ağlarım”

Müzik dinlediğimiz çalma listesinde Grup Abdal var ve bunu açalım mı diyen bir ses giriyor araya, oysa ben nasıl kötüyüm, içimden seller akıyor. Yok, bunu açmayalım bunu açarsan ben dayanamam hüngür hüngür ağlarım diyorum. İçimden önündeki bir tas yemeği bile paylaşmaktan çekinmeyen böyle güzel yürekli iyi insanlar kaldı mı ya diye söylenirken, arkamı dönüp utanarak amcanın suratına bakıyorum, kalkıp ellerinden öpmek istiyor ama cesaret edemiyorum. “İnsanca temaslar kurmaktan her zaman alçakça korktuğumuz için bunu yapamadım.” (Mina Urgan-Bir Dinozorun Gezileri) İçimdeki o seller halen akıyordu, dayanamazdım ağlardım diye. Uzun bir süre sonra tesadüfen sosyal mecrada (onedio.com) Hopa’daki Aspirin Kebap Salonu’na rastladım. Öve öve anlatmışlar Aspirin’i ve ben de damak tadı konusunda yanılmadığımı anladım.

                                                      Dillere destan olmuş pide…(Fotoğraf onedio.com dan)

Yazıyı okurken direkt yemek olayına girdiğimi anladım. Oysaki Hopa’da anlatılacak öyle güzel şeyler var ki. Yemyeşil dağların arasında incecik merdivenler ile çıkılan tepelerdeki çay tarlalarını görünce aklıma nereden duyduğumu hatırlayamadığım en yamaçtaki çaylar en güzel olan çaylardır cümlesi geliyor. Çay tarlalarının dışında bu yamaçlara kurulmuş evlere de hayret ettik. Nedense aklımıza bu evlerin eşyalarını nasıl taşımışlar sorusu geldi ve gereksiz nedenler üretip saçmaladık, güldük.

                                                    Sık sık böyle ince uzun merdivenlere rastlayacaksınız. (Fotoğraflar www.pedalla.com web sitesinden alınmıştır.)

                                                                    Balkonlarda ki mısır koçanları. (Fotoğraf İnternet alınmıştır.)

Neredeyse her evin balkonunda kuruması için asılı duran mısır koçanlarının çokluğu bizi şaşırttı. Derelerin üzerindeki derme çatma ahşap köprüler ise neredeyse yeşilliklerin arasında kaybolmuştu.

                                                                                                                            Bir kısmı Hopa da çekilen Sonbahar filmi (Fotoğraf netten, filmin afişlerinden birisi)

Aşk Yalanmış

Hopa yazısına başladığım ilk andan itibaren aklımın bir köşesinde defalarca izlemiş olduğum Özcan Alper’in Sonbahar filmi var. Bu filmin bir kısmının Hopa’da çekildiğini biliyorum ama o ara nedense aklıma hiç gelmedi ve yazıya başlamadan önce bir kez daha bu filmi izlemeye karar veriyorum. Şimdi ise yazımı Grup Alzaymır’ın Aşk Yalanmış şarkısının Sonbahar filmi görüntüleri eşliğinde kağıda döküyorum.

Hopa gezimiz beklediğimizden güzeldi. Hopa’yı çok sevdik.

Her ne kadar kaçak yapılaşmadan dolayı her yeri sıvasız karga tulumba evlerle dolu da olsa. Her ne kadar o güzelim yemyeşil dağları, ovaları, suları HES inşaatları, kamyonlar, iş araçları tarafından kuşanmış da olsa.

                                                                Taş köprülere hayran kalacaksınız. Fotoğraflar www.pedalla.com web sitesinden alınmıştır.

Hopa’nın mis gibi kokan yollarının arasından geçip, çayını içip, koskoca beyaz bulutlarla kaplı göklerini gördük ya! İyi ettik, iyi.

Ayten Güneş

About Author

0 Comments for this blog

You need to sign in to reply this blog. If you are not a member, please sign up first.